Türkiye’de “şirketleşen” tarikat ve cemaatler: Hedef Anadolu Müslümanlığı

Türkiye’de “şirketleşen” tarikat ve cemaatler gündemde yerini korurken, AHSAM Başkanı Ömer Adıyaman’ın 11 Kasım 2014 tarihinde Yeni Şafak Gazetesi için kaleme aldığı analiz ve öngürüleri bugünlere adeta ışık tutar nitelikte. 11 Kasım 2014 tarihinde ‘Gülen Hareketi ve taaruz planları’ başlığı ile yayımlanan analiz, FETÖ’den sonra FETÖ’nün yerini doldurmaya çalışan tarikat ve cemaatlerin FETÖ stratejisiyle Anadolu müslümanlığını yok etme projesini hızlandırdığı sonucunu ortaya koyuyor. AHSAM Başkanı Ömer Adıyaman’ın 11 Kasım 2014 tarihinde Yeni Şafak Gazetesi’nde yayımlanan analizi şöyle:

‘Gülen hareketi ve taarruz planları

Dünya sisteminin arzuladığı semavi dinleri eşitleme projesi ve söz konusu sistemin desteklediği ”dinler arası diyalog ve dinlerin kardeşliği” gibi organizasyonlar Anadolu Müslümanlığı”nın kültürel kodlarını deforme etme gayretidir. Anadolu Müslümanlarını pasif hale getirme, dünya sistemiyle uyumlu hale getirme çabalarının tarihsel geçmişi ve saha çalışmalarının ipuçlarına ilişkin sonuçlarına bakıldığında hedefin Anadolu Müslümanlığının kültürel kodları olduğu açıkça görülmektedir.

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, batı bloğu ile girdiği sosyal, iktisadi ve siyasal yarışta 1980”lerde ağır darbeler yemişti. Mihail Gorbaçov”un Glasnost ve Perestroyka siyasetlerinin bu kötü gidişata son vermesi beklenirken hızlandırıcı etki yapacağı tahmin edilememişti. Sözde liberalleşme rüzgarları doğu bloğunda nihayet esmeye ve 1989 yılından başlamak üzere Varşova Paktı ülkelerinde Komünist hükümetleri düşürmeye sebep olacaktı. SSCB”nin 1991”de dağılması ve Bağımsız Devletler Topluluğu”nun kurulmasıyla batı yayılmacılığının gözüne İslam coğrafyasını kestireceği Soğuk Savaş konseptlerine fazlasıyla uyum sağlamış ve iki blok arasında devamlı ezilme tehlikesiyle başbaşa kalan Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri için tahmin edilebilir değildi. Tahmin edilebilir olsa da siyasetin gündelik heyecanı uzun vadeli programlar yürütülmesinin önüne geçiyordu.

VARŞOVA PAKTI”NDAN RADİKAL İSLAM”A

Sözde Soğuk Savaş”ın sonu ve beraberinde getirdiği sözde liberalleşme rüzgarları küresel boyutta gözükse de bu dönemde en sert bir biçimde Güney Asya, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri, Orta Doğu ve Kuzey Afrika eksenli bölgede, yani Türkiye›nin jeopolitik ve jeostratejik havzasında esiyordu. Metin altındaki esas hedef İslam”dı. 

Blok halinde batıyı İslam”a karşı sevk etmenin, bunu yaparken de yürütülecek mücadeleyi meşru kılmak için uluslararası organizasyonların kullanıldığı bilinmekte. Varşova Paktı tehditlerini göğüslemekle mükellef NATO, 1991 sonrası neredeyse görevsiz kalmıştı. Ancak bu örgüt uluslararası boyutta mezkur bölgeye müdahale için meşru zeminde batı bloğuna fırsat sağlayabilirdi. dolayısıyla kurumun hayatını sürdürmesi için ona bir düşman yaratmak zor olmadı. Bölgede kışkırtılan terörizm NATO”nun hayatta kalışının en güçlü bahanesi olarak ikinci milenyumun ilk yıllarına damgasını vurdu. Ancak dahilde istenilen açılımların yapılabilmesi için daha incelikli çalışmalara ihtiyaç vardı.

Tam bu eksende, terörizmin kökten dincilikle eşleştirilmesi operasyonu, fundamentalizm adı altında dünyaya pompalandı. Ancak ilk anda tek başına kullanılan bu kökten dincilik olayların devamlı İslam coğrafyasında kışkırtılmasıyla İslami kökten dincilik yahut Islamic fundamentalism şeklinde İslam ile radikalizmin bir arada yaşar başlı başına başka bir formuna dönüştürüldü. Afganistan”da Taliban ve Hizbu”l-İslami el-Gulbiddin, Özbekistan”da Hizbu”t-tahrir, Rusya”da Riyazüs”s-salihin, Türkiye”de Hizbullah, Orta Doğu, Avrupa ve yer yer Güney Asya”da el-Kaide, Nijerya”da Boko Haram, Bangladeş”te Cemaat el-Mücahidin-i Bangladeş, Hindistan”da Leşkeri Taiba ve Ceyşi Muhammed, Filipinler”de Ebu Seyyaf gibi örgütlenmelerin benzer dönem ve formlarda hareketliliklerinin artması bir rastlantının sonucu değildir. Bu dönem ve taktik-stratejik anlayış bakımından benzeşme bu örgütlerin hepsinin yeni dünya düzeni tarafından kontrol edildiğini göstermez. Ancak bir çoğunun da batı bloğu tarafından finanse edildiği ve kışkırtıldığı, kışkırtmak için de neredeyse kendileri tarafından başa geçirilmiş hükümetlerin zayıf yapılarının kullanıldığı her türlü tartışmanın dışındadır.

ZITLIKLARLA KAİM DÜNYA: RADİKALDEN ILIMLI İSLAM”A

Müslümanlar tarafından şiddetli eleştiriye tabi tutulan bu örgütlenmelere katılım oldukça düşük, neredeyse önemsiz bir seviyede gerçekleşse de yürütülen gayri nizami harp operasyonları sonucu terörizm kamuyounun aklına İslamla özdeşleştirilir bir vaziyette yerleşmiş durumdadır. Bu anlamda, zıtlıklarla kaim dünyada bu hareketlerin anti tezlerinin üretilmesi için dünya sistemi vakit kaybetmemiştir. İşte böylece projenin belki de daha tehlikeli olan ikinci ayağı olgulaştırılmaya başlanmıştır. Bu projenin adı ”Ilımlı İslam”dır. Bir şeye radikal denebiliyorsa, ılımlısı kendiliğinden karşısında konuşlanacaktır ne de olsa.

Peki terörizmi yaratan ve kışkırtan sistem neden bunun İslami bir antitezini üretmiştir? Bunda Müslümanların yararına bir şey olmadığı açıktır. Zaten niyet bu da değildir. Niyet kendi menfaatlerine uygun olarak yaratılan düşmanlık sahasının konsolide edilmesidir. Yürütücülüğüne cemaatin getirildiği bu proje, terörizm ve vatandaşı oldukları ülkelerin sosyo-ekonomik ve siyasal durumlarından dolayı savunma makamında olan Müslümanların güçleri üzerinde yükselmektedir. Bu çerçevede, Kuran ve Hadis üzerinden oldukça eklektik bir yaklaşımla neredeyse senkretik bir inanç sistemi kurulmuştur. Bu yaklaşım, ”dinlerin kardeşliği” ve ”dinler arası diyalog” gibi temelden İslam akidesine aykırı çalışmaların Müslümanlar arasında yeşermesine imkan tanımaktadır. Mason kuruluşlarından dünya Siyonistlerine ve oradan Evangelistlere kadar hareketin arkasında uluslararası güç odaklarının değişik seviye ve katılımla bulunması temelde bu sebeptendir. RAND düşünce kuruluşu danışmanı ve CIA eski Yakın ve Güney Asya Bölgesi İstihbarat Şefi olan Graham Fuller”ın Fethullah Gülen”in desteklenmesini savunması boşuna değildir. Bu anlamda cemaatin, Yeşil Kuşak Projesi çerçevesinde batı bloğu tarafından yetiştirilen radikal İslami hareketlerin karşısına yerleştirildiği gibi bir izlenim yaratılmak istenmektedir. Bu yaklaşım eksik ve tehlikelidir. 

Zira belirttiğimiz gibi bu hareketin radikal hareketlerde gördüğümüze benzer şekilde İslam”ın temel akideleriyle çelişmeğe başlayan tarafları mevcuttur ve cemaat bunların İslam toplumunda yerleşmesine öncülük etmektedir. 

Bir diğer deyişle, cemaat gibi ılımlı İslam projesinin yürütücülerinin dünya sisteminin karşısında yahut içinde değil ancak yanında yahut altında olduğu söylenebilir. Tam anlamıyla konformist olan bu hareket, dünya sisteminin İslam coğrafyası üzerindeki hareketlerini kolaylaştırmaya yönelik pasifleştirme planlarını, İslam”ın bazı hükümlerine göz yumulabileceği yahut bazı hükümlerin görmezden gelinebileceği gibi bir algıyı toplumda yerleştirmek suretiyle yürütmektedir. Bu anlamda ”Arap Baharı” projesiyle dünya sistemine entegrasyona zorlanan ve böylece zulüm sistemine alternatif üretemeyecek hale getirilmek istenen İslam coğrafyası ve nüfusu, cemaat gibi hareketlerin alt ve üst yapılarda meydana getireceği tahribatla jeostratejik ve jeopolitik havzamızı çok parçalı şehir devletçiklerine intikal ettirme planlarını pasif bir şekilde karşılama pozisyonuna itilmektedir. 

DÜZENİN BÜKEMEDİĞİ BİLEK: TÜRKİYE

Bu sürecin aksadığı yegane toprağın Türkiye olduğu aşikardır. Dünya sisteminin yüzyıllardır kültürel kod ve mirasına nüfuz edemediği, etse de müdahale edemediği bu millet, SSCB sonrası kurulan yeni dünya düzeni baronlarının taşeronu vazifesini gören bu hareketin de oyununa gelmemiştir. Ancak gizlilik ve geri planda çalışmanın yapısal unsur haline dönüştüğü cemaatin mensupları mevcut durumda «kafire karşı savaşmayı göze almış kişiye Türk denir» sözünde kendini bulan bu kültürel kodları deforme etmek üzere geri plana çekilip toplum mühendisliği çalışmaları yürütmektedir. Bu çerçevede, metin altında İslam coğrafyası Türkiye üzerinden en ciddi saldırılardan birini yaşamaya devam etmektedir. 

Bu anlamda, Türkiye”deki her unsura teker teker vazifeler düşerken özellikle sağduyu sahibi birlik ve beraberlik meydana getiren kurum ve kuruluşların bir ve diri olması gerekmektedir. Vakıflardan tutun cemaatlere oradan tarikatlara kadar her toplumsal unsurun devleti sahiplenme yönündeki ferasetini, kendi içlerindeki dirliklerini koruma kaygısından daha evla tutmaları gereken bir dönemi yaşamaktayız. Bu ferasetin farkında olan cemaatin, yıpratma operasyonlarına sözünü ettiğimiz grupları dahil etmeye çalışması bu durumun en bariz göstergesidir.

HEDEF: ANADOLU MÜSLÜMANLIĞI

1989 yılında demirperdenin yıkılmasıyla hakim dünya sistemi kendisine hedef olarak İslam”ı seçmiş ve bunu deklare etmiştir. Bu mücadelesini yürütebilmek için kendince iki türlü İslam modeli üretmiştir. Bunlardan ilki bütün dünyada insanların tepkisini çekecek, Müslümanların bunlarla alakamız yok dedirtecek radikal islam (el kaide, taliban, işid, boko haram vs.)

İkincisi ise kendisini kötü İslam algısından Müslümanların sığınacağı ılımlı İslam (Dinlerin kardeşliği, dinlerarası diyalog) gibi çalışmalarla masonik bir din algısına sahip olan cemaat ve bu çalışma neticesinde İslam medeniyet tarihinin yeryüzüne en çok yayılmış, en fazla ekonomik güce sahip olan ve dünya siyonistleri, evangalistleri tarafından desteklenen Fetullah Gülen hareketidir.

Böyle bir refleksle Arap Baharı bahanesiyle yürütülecek olan mevcut Müslüman coğrafyanın daha fazla parçalı (her birinin en az 3 parçalı olacak şekilde) şehir devletçikleri haline gelmesine ses çıkarmayacak dünya sistemiyle barışık, İslam”ın temel hükümlerinin bir kısmını görmezden gelebilecek hilafet algısının İslam coğrafyasına dikte ettirilmesidir.

Bu süreci Türkiye”de mevcut sistemi yıkarak tüm Müslümanlar adına devlet sistemini ele geçirme kılıfıyla süslediler. Ancak bu topraklardaki tarihi mirasın getirmiş olduğu kültürel kodlar ve kültürel mirasın buna müsaade etmediği açıkça görülmüştür. Şimdiki süreçte cemaat mensuplarının birer adım geriye çekilerek öncelikle bu kodların toplum mühendisliği çalışmasıyla bozulması planlanmaktadır. 

Bu duruma karşılık Türkiye”deki sağduyu sahibi tüm unsurları (Özellikle vakıflar, tarikatlar ve cemaatler) devleti koruma yönündeki feraset algılarını bir diğerinin yapısını korumasına ve kendi iç dinamiklerini korumasına yönelik göstermeleri asırları aşan medeniyetimizin ve bunun getirdiği sorumluluklarının gereği olarak asli vazifeleri şeklinde önlerinde durmaktadır. Hükümeti yıpratma operasyonları esnasında Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı, Çarşamba Cemaati, Menzil ve Süleymancılar ile ilişkilendirilecek bazı kişileri dahil etme gayretleri bunun en bariz göstergesidir. Bu yapıları kendilerine müttefik oluşturmak adına kaotik sürece dahil etme gayretleri istihbari ve saha çalışmalarında açıkça görülmektedir. Tarikat ve cemaatleri hükümet ve devlet birimleriyle karşı karşıya getirecek bir takım çalışmalar yaptıkları bu şekliyle hükümetin ve devlet sisteminin tüm cemaatlere engel oluşturduğu algısı yayılmaya çalışılmaktadır. 

Dünya sisteminin arzuladığı semavi dinleri eşitleme projesi ve söz konusu sistemin desteklediği ”dinler arası diyalog ve dinlerin kardeşliği” gibi organizasyonlar Anadolu Müslümanlığı”nın kültürel kodlarını deforme etme gayretidir. 

Anadolu Müslümanlarını pasif hale getirme, dünya sistemiyle uyumlu hale getirme çabalarının tarihsel geçmişi ve saha çalışmalarının ipuçlarına ilişkin sonuçlarına bakıldığında hedefin Anadolu Müslümanlığının kültürel kodları olduğu açıkça görülmektedir.’

%d bloggers like this: