Suudi Arabistan-ABD ilişkilerinin sorunlu doğası

Son dönemde ABD Başkanı Trump’ın -çoğu ülkeye karşı yaptığı gibi- Riyad yönetimi hakkında diplomatik teamülleri aşan ve hatta istihza içeren bir üslubu alışkanlık haline getirmesi Suudi Arabistan-ABD ilişkilerinin doğasına yönelik bir ilgiyi açığa çıkardı. ABD başkanının kamuoyu önünde yaptığı açıklamalarda; “Suudi Arabistan’ı biz koruyoruz. Kral Selman’ı severim. Ancak Kral’a, ‘sizi biz koruyoruz, eğer biz olmazsak orada iki hafta oturamazsınız, bizim ordumuz için ödeme yapmalısınız’ dedim”, “biz Suudi Arabistan’ı koruyoruz ve onların para dışında bir şeyleri yok” şeklindeki ifadeleri iki ülke arasındaki ilişkilerin düzeyini yansıtması açısından önemli. Suudi yönetiminin, ülke hakkında, ABD başkanı tarafından benimsenen bu üsluba karşı kayıtsız kalması ise akla birtakım soru işaretleri getiriyor.

Başka bir ülkeden Suudi yönetimine yönelik en ufak bir eleştiriye misliyle karşılık veren Riyad’ın, Trump’ın bu üslubu karşısında sessiz kalması, Suudilerin ABD ile ittifakı -ne pahasına olursa olsun- sürdürmek istediğinin işareti.

Kurulduğu 1932 yılından günümüze kadar ABD ile iyi ilişkiler geliştirmeye büyük önem atfeden Suudi Arabistan için ABD en önemli güvenlik garantörü konumunda. Suudi Arabistan yüzyıla yaklaşan bu süreçte karşı karşıya kaldığı en önemli bölgesel tehditleri ABD desteği sayesinde hasarsız atlatabilmiştir. ABD açısından, başta Suudiler olmak üzere Körfez bölgesinin devasa hidrokarbon kaynaklarının denetimi ABD’nin hem kendi enerji güvenliği hem de küresel liderlik iddiası açısından hayati önemde. Bu karşılıklı çıkarlar 1932 yılından günümüze Suudi-ABD ilişkilerinin çok yakın seyretmesinde büyük rol oynamıştır. Ancak, iki ülke ilişiklerinin doğasını belirleyen şu iki hususu bilmeden Suudi-ABD ilişkilerinin dünü, bugünü ve yarını hakkında yorum yapmak doğru olmayacaktır; ABD dışındaki hiçbir küresel gücün Körfez güvenliğini sağlama motivasyon ve kapasitesine sahip olmaması ve Suudi-ABD ilişkilerinin ortak değerlere değil, çıkarlara dayanması.

Suudi Arabistan içeride yönetimle vatandaşlar arasındaki bağları güçlendirip dışarıda ise dostlarının sayısını çoğaltmadıkça ABD’ye güvenlik konusundaki bağımlılığında ve ABD’li yöneticilerin diplomatik teamülleri aşan bu üslubunda bir değişim olmayacak.

Asimetrik ittifak

İlk olarak, her ne kadar Suudi Arabistan devletinin resmi kuruluşu 1932 yılı olarak ilan edilse de Suudi Arabistan devletini kuran Abdülaziz bin Suud’un 1902 yılında Riyad’ı, en önemli rakibi Raşidi emirliğinden alması, üçüncü Suud emirliğinin, dolayısıyla bugünkü modern Suudi Arabistan devletinin başlangıcı olarak kabul edilir. Hicaz bölgesinin 1924 yılında Şerif Hüseyin’den, Asir, Zizan ve Necran’ın ise 1934 yılında İmam Yahya’dan alınmasıyla bugünkü sınırlarına ulaşan Suudi Arabistan devletinin kuruluşu tamamlanmıştır.

Suudi Arabistan devletinin 20. yüzyılın başından İkinci Dünya Savaşı yıllarına kadar süren bu kuruluş süreci büyük oranda Britanya İmparatorluğu’nun desteği sayesinde gerçekleşmiştir. Fakat İngilizlerin İkinci Dünya Savaşı sırasında zayıflayarak bölgeden asker çekmeleri, Suudi iç politikasına dönük müdahaleleri ve bölge siyasi haritasını Suudilerin hilafına dizayn etmeye dönük politikaları Suudilerde, Britanya’ya karşı bir güvensizlik hissi oluşturmuştur. Bu süreçte ABD ile ittifak, Britanya’ya alternatif bir seçenek olarak ortaya çıkmıştır. Suudilerin bu yöneliminde ABD’lilerin hem bölgede işgal ve manda geçmişinin olmaması hem de -en azından başlangıçta- İngilizler gibi Suudi iç politikası ile meşgul olmayıp ABD merkezli petrol şirketlerinin ticari kazançları ile ilgilenmiş olması etkili olmuştur.

14 Şubat 1945 yılında ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt ile Kral Abdülaziz bin Suud’un Kızıldeniz’e demirli USS Quincy zırhlısında yaptıkları görüşme ile başlayan ABD’nin Körfez bölgesine yönelik güvenlik garantörü rolü günümüzde de devam ediyor. Aradan geçen bunca zamana rağmen hiçbir bölgesel ya da küresel güç, Körfez bölgesinin ve dolayısıyla Suudi Arabistan’ın güvenliğini sağlama konusunda yeterli kapasite ve motivasyona sahip olamamıştır. Bu durum, Suudileri ABD ile ittifakı -ne pahasına olursa olsun- sürdürmeye mecbur bırakmakta. Bu konuda her ne kadar Suudi yönetimi, özellikle de Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Rusya, Çin ve Hindistan gibi ülkelerle pahalı savunma anlaşmaları imzalama konusunda istekli olsa da sayılan ülkelerin Körfez güvenliğini sağlama konusunda yeterli kabiliyet ve motivasyonları olmadığı için bu girişimler Suudi güvenliğine çok az katkı sağlıyor ve Suudilerin güvenlik alanında ABD’ye bağımlılığını azaltma konusunda pek bir işe yaramıyor.

İkinci olarak her iki ülkenin yakın ilişkilerinin, sahip oldukları ortak değerlerden ziyade çıkarlara dayalı olması, çoğu zaman, zayıf olan müttefiki, ittifakın devamlılığını sağlamak için ciddi tavizler vermeye mecbur bırakmaktadır. Her iki ülkenin politik sistemine kısa bir bakış, ABD ile Suudi Arabistan devletlerinin ortak değerlere sahip olmadığını anlamak için yeterli olacaktır; birisi demokratik, liberal ve özgürlükçü değerleri benimsemiş ve geleneksel olarak bu değerlerin küresel çapta yaygınlaşmasını önemli bir dış politika gündemi olarak gören (ABD’nin bu geleneksel yaklaşımında son dönemde ciddi bir gerileme olduğu inkar edilemez), diğeri yönetici ailelerin devleti yönetme imtiyazına, iktidar ve servet dağılımı üzerinde yönetici ailenin tekeline, yönetilenlerin kısıtlı siyasi ve medeni haklarına dayanan politik sisteme sahip iki müttefik. İlişkilerin değere değil çıkara dayalı bu doğası iki ülke ilişkilerinde zaman zaman kırılmalara yol açmaktadır.

ABD’nin önceliği petrol arzının güvenliği

İki ülke ilişkilerinde geçmişte yaşanmış birçok olay ilişkilerin ortak değerlerden ziyade çıkarlara dayalı bu doğasının bir yansımasıdır. Örneğin, Yemen’de 1962 yılında darbe ile krallık rejimi yıkılıp ülke iç savaşa sürüklendiğinde, Suudi Arabistan’ın güney sınırlarında çok önemli bir güvenlik riski açığa çıkmıştı. Bu dönemde, Nasır yönetimindeki Mısır’ın da Yemen iç savaşına asker göndererek müdahil olması Suudilerin tehdit hassasiyetini arttırmış, Kral Faysal, Mısır ordusunun Suudi köylerine yönelik hava saldırılarını caydırmak amacıyla Zizan’da bir ABD hava üssü kurulması için ABD yönetimi nezdinde girişimlerde bulunmuştu. Üs talebini kabul eden Kennedy 1962 yılının sonlarında Faysal’a bir mektup göndererek ABD’nin Suudi Arabistan’ı korumak için gereken her şeyi yapacağını bildirmişti.

ABD’liler Zizan’da askeri üs kurulmasını kabul ettiler fakat uçakların büyük çoğunluğunu petrol zengini Doğu Vilayeti’ndeki Zahran hava üssünde tutmaya devam ettiler. Zira ABD için petrol sahalarını korumak Suudi Arabistan’ın güney sınırlarını korumaktan daha öncelikliydi. 1963 yılında Zizan’daki üsse konuşlanan uçaklar, Yemen krizi 1990’lı yıllara kadar devam etmesine rağmen, bir yıl sonra yeniden Zahran’a döndüler. İki ülke ilişkilerinde yaşanan bu ve buna benzer hadiseler ABD’nin bölgedeki asıl çıkarının petrol arzı olduğu, petrol arzını başka kaynaklardan sağlayabilme seçeneği oluştuğunda dost rejimlerin güvenliğinin bir öneminin olmadığı şeklindeki kanıyı güçlendirmiştir.

Bugün Yemen iç savaşı, 1960’lı yıllarda olduğu gibi, Suudi Arabistan için en öncelikli güvenlik problemi iken ABD yönetiminin petrol yataklarına ve petrol nakil güzergahlarına (Hürmüz Boğazı’na) odaklanması, Suudi topraklarına düşen balistik füzelere kayıtsız kalırken petrol tankerlerine yönelik saldırıları caydırmak için en üst perdenden tepki göstermesi ilişkilerin ortak değerlere değil çıkarlara dayalı doğasının en önemli sonuçlarından biridir.

Her ne kadar Suudi Arabistan yönetimine karşı diplomatik teamülleri aşan yaklaşımlar ABD Başkanı Trump’ın kendine has üslubu gibi görülse de aslında ABD-Suudi ittifakında Suudilerin ne kadar zayıf bir pozisyonda olduklarını açığa çıkarıyor. Trump’ın da açıkça dile getirdiği gibi bu ittifak ilişkisi, Suudilerin petro-dolarlar karşılığında ABD’den güvenlik garantisi satın alması üzerine kurulu.

ABD Riyad’ı kendisine mecbur bırakıyor

Başka bir ülkeden, Suudi yönetimine yönelik en ufak bir eleştiriye misliyle karşılık veren Suudi yönetiminin, Trump’ın bu üslubu karşısında sessiz kalması, Suudilerin bu ittifakın sürmesi konusunda katlandıkları önemli bir fedakarlık olarak okunmalı. Örneğin geçtiğimiz yıl Kanada dışişleri bakanının Suudi Arabistan hakkında sarf ettiği birtakım ifadeleri şiddetle reddeden Suudi yönetimi Kanada’ya çok sert ekonomik ve diplomatik yaptırımlar ile cevap verirken, Trump’ın her geçen gün dozu artan rahatsız edici üslubuna karşı sessiz kalmayı tercih ediyor.

Aslında Soğuk Savaş sonrası ABD’nin Orta Doğu politikasına yakından bakıldığında, ABD’nin, Suudi Arabistan’ı bölgede sürekli yalnızlaştırarak ABD güvenlik şemsiyesine mecbur edecek bir politika takip ettiği görülecektir. Örneğin 1990’da Saddam’ın Kuveyt’e girmesine yeşil ışık yakarak, 2003’te Irak’ı önce işgal edip sonra asker çekmek suretiyle İran nüfuzuna bırakarak; 2010 sonrası Arap Baharı sürecinde sokak hareketlerine doğrudan/dolaylı destek verip Suudi müttefiki rejimlerin (Mısır, Yemen, Tunus) devrilmesine katkı sunarak ve 2015 yılında İran ile nükleer anlaşma imzalayarak Suudilerin tehdit hassasiyetini artıran da yine ABD’den başkası değil. Yukarıda sayılan tüm bu dönemlerde Suudilerin artan güvenlik kaygıları ABD savunma sanayiine pahalı silah siparişlerinin verilmesi ile sonuçlanmıştır.

Suudi Arabistan içeride yönetimle Suudi vatandaşlar arasındaki bağları güçlendirip, dışarıda ise bölgenin önemli güçleriyle anlamsız rekabete girmekten vazgeçerek düşmanlarının sayısını azaltıp dostlarının sayısını çoğaltmadığı sürece yakın gelecekte ABD’ye güvenlik konusundaki bağımlılığında ve ABD’li yöneticilerin diplomatik teamülleri aşan bu üslubunda bir değişim olmayacaktır.

Fethi Özbey 

[Fethi Özbey Orta Doğu’da bölgesel güvenlik ve dış politika konularında analizler kaleme almaktadır]

%d bloggers like this: