Sudan’da yeni hükümet dış politikada nasıl bir yol izleyecek ?

Doğu Afrika’nın jeostratejik öneme sahip ülkesi Sudan’da geçen yılın Aralık ayında ekmek, akaryakıt ve benzeri temel tüketim ürünlerine yapılan aşırı zamlarla başlayan halk ayaklanmasında önemli bir aşamaya gelindi. Yaklaşık dört ay önce Ömer el-Beşir’i iktidardan indirerek yönetimi ele alan Orgeneral Abdülfettah el-Burhan başkanlığındaki Askeri Geçiş Konseyi ile muhalif grupların oluşturduğu Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri platformu arasında, ülkenin kaderini belirleyecek olan geçiş dönemi konusunda anlaşma sağlandığı ilan edildi. Anlaşma uzun süredir yaşanmakta olan istikrarsızlıktan bunalan Sudan halkı arasında genel olarak bir memnuniyet doğurmuş olsa da, başta basın mensupları olmak üzere farklı kesimlerde ihtiyatla karşılanıyor. Zira görüşmeler sürecinde bu tereddütleri haklı çıkaracak türden olaylar yaşandı. Birkaç defa anlaşma sağlandığı ilan edildiği halde bazı bölgelerde gösteriler devam etti ve çıkan karışıklıklarda birçok insan hayatını kaybetti. Gösterilerde hayatını kaybedenlerin oluşturduğu üzüntü ve kızgınlık henüz etkisini kaybetmiş değil.

Farklı düşüncelere sahip muhalif grupların bir araya gelerek oluşturdukları Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri platformu, yapılan anlaşmayı genel olarak memnuniyet verici bulsa da bu anlaşmanın ülkedeki tüm gruplar nezdinde tam bir kabul gördüğü söylenemez. Yaklaşık dört ay önce görevden alınan Ömer el-Beşir’in son kabinesi, ülkedeki neredeyse tüm kesimlerin iştirakiyle oluşturulmuş bir koalisyon kabinesiydi. Bu son kabinede yer alan tüm parti ve gruplar görüşme sürecinin dışında tutuldu. Diğer bir ifadeyle, iktidardaki Milli Kongre Partisi, Ümmet Partisi, Halkçı Kongre Partisi gibi geçmiş kabinede temsilcileri bulunan ve geniş bir kesimi temsil eden siyasi yapılar bu anlaşma sürecine dâhil edilmedi. Bu kesimlerin yapılan anlaşmadan memnun kalmadıklarını tahmin etmek zor olmasa gerek.

Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri platformunun etkili gruplarından biri olan Sosyalist Parti’nin de bu süreçten pek memnun kalmadığı dile getiriliyor. Sosyalist Parti’nin, varılan anlaşmanın arkasında eski yönetimin etkisinin bulunduğunu bahane ederek bu anlaşmaya destek vermediği ifade ediliyor. Sudan basınında çıkan bazı yorumlarda bu grubun, varılan anlaşmayla kurulacak olan hükümetin ekonomiyi düzlüğe çıkaramayacağını, halkın beklentilerine cevap veremeyeceğini bildiğinden, sorumluluk almaktan uzak durduğu konuşuluyor.

Öte yandan Ömer el-Beşir yönetimiyle etnik ayrımcılık yaptığı gerekçesiyle ayrılığa düşen ve silahlı mücadeleye girişen bazı grupların da bu anlaşmadan hoşnut olmadıkları Sudan basınına yansımış durumda. Güney Kurdufan ve Mavi Nil eyaletlerinde hükümete karşı savaşmakta olan Malik Agar liderliğindeki Kuzey Bölgesi Halkçı Hareketi, Batı Darfur’da hükümetle çatışmakta olan Sudan Kurtuluş Hareketi ile tüm Darfur’da silahlı mücadele yürüten İbrahim Cibril liderliğindeki Adalet ve Eşitlik Hareketi’nin oluşturduğu Sudan Devrim Cephesi tarafından yapılan açıklamada, Askeri Geçiş Konseyi ile muhaliflerin imzaladığı bu Anayasa Belgesi’ni bu haliyle kabul etmelerinin mümkün olmadığı, zira bu belgenin barışı temin edecek temel hususları göz ardı ettiği, hatta gelecekte herhangi bir anlaşma yapılmasının önünü de tamamen kapattığı dile getirildi.

Farklı düşüncelere sahip muhalif grupların bir araya gelerek oluşturdukları Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri platformu, yapılan anlaşmayı genel olarak memnuniyet verici bulsa da bu anlaşmanın ülkedeki tüm gruplar nezdinde tam bir kabul gördüğü söylenemez.

Sudan Tribün’ün verdiği habere göre, Darfur bölgesindeki çatışmalarda başı çeken gruplardan biri olan Sudan Kurtuluş Hareketi’nin lideri Minni Minavî, bölgedeki silahlı mücadeleye katılan grupların oluşturduğu Sudan Devrim Cephesi’nin barışı temin etmek için ülkenin toplumsal sorunlarının çözümüyle ilgili bir proje sunduğunu ancak bunun dikkate alınmadığını, Askeri Geçiş Konseyi ile Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri arasında imzalanan Anayasa Belgesi’nin barışı tümüyle ortadan kaldırdığını ifade ederek bu anlaşmadan duyduğu memnuniyetsizliği dile getirdi.

Anlaşmanın detayları henüz resmen ilan edilmese de yapılan açıklamada sivil yönetime geçilmesi, anayasal düzenlemelerde örfün dikkate alınması, yeni yönetim mekanizmalarının oluşturulması, kurumların yeni sisteme göre tanzim edilmesi, bir hak ve özgürlükler bildirgesinin ilan edilmesi, gösteriler sırasında yaşananları soruşturacak bir komisyonun kurulması, yetki ve salahiyetlerinin belirlenmesi, dokunulmazlıkların çerçevesinin çizilmesi, çifte vatandaşlığa sahip olanların yönetimde ne derecede yer alabilecekleri ve benzeri konular üzerinde anlaşmaya varıldığı ifade edildi.

Anlaşma Avrupa Birliği, Afrika Birliği gibi uluslararası örgütlerin yanı sıra, baştan beri bu sürece müdahil olmaya çalışan Körfez ülkeleri tarafından da memnuniyetle karşılandı. Türkiye de anlaşmadan duyduğu memnuniyeti ifade eden ülkeler arasında yer aldı.

Varılan anlaşmanın ülkeye istikrar getirmesi, barış ve adaleti temin etmesi konusunda halkta büyük bir beklenti oluşmuş durumda. Yıllardır süren iç sorunların, kötü ekonomik koşulların bunalttığı Sudan halkının bu anlaşmadan beklentisi epey yüksek. Halkın belini büken zor koşulların bir an önce düzeltilmesi büyük aciliyet arz ediyor. Temennimiz bu beklentilerin en kısa sürede karşılık bulması, dost ve kardeş Sudan halkının bir an önce barış, istikrar ve refaha kavuşmasıdır. Fakat yeni oluşturulacak hükümetin işinin epey zor olduğu da ortada. Ülkenin içinde bulunduğu bu kaotik ortamdan çıkarılması için sağlıklı politikaların geliştirilmesi büyük bir önemi haiz. Zira atılabilecek yanlış adımların ülkeyi daha büyük bir kaosa sürükleme ihtimali bulunuyor.

Anlaşmanın önündeki tehlikeler

Varılan anlaşmanın sağlıklı işleyebilmesi adına tüm kesimlerin üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirmek için çaba sarf etmeleri gerekiyor. Zira anlaşmaya varmak kadar anlaşmaya sahip çıkmak da önemli. Çünkü varılan bu anlaşmanın zemini oldukça kaygan ve sorunlara sebep olması da kuvvetle muhtemel. Varılan anlaşmanın uygulanmasında ortaya çıkabilecek bir takım zorluklar var. Bunları şöylece sıralamak mümkün:

1. Tarafların şimdiye kadarki çabaları daha çok idari ve anayasal düzenlemelerle ilgili oldu. Bunların teşekkülünden sonra nasıl bir program uygulanacağı, hangi tür ekonomik tedbirlere başvurulacağı konusu henüz belirlenebilmiş değil. Oysa anayasal çizgileri belirlemek, yönetim şemalarını oluşturmak işin kolay tarafı. Asıl zor olan ise nelerin yapılmak istendiği, halkın beklentilerinin nasıl karşılanacağı, direniş boyunca zirveye çıkan özgürlük, adalet, barış gibi söylemlerin nasıl gerçekleştirileceği hususudur. Tarafların geçiş döneminde bu konuların çözümüyle ilgili nasıl bir tutum takınacağını şimdiden kestirmek zor. Farklı kesimlerin katılımıyla oluşacak kabinenin tüm konularda hemfikir olması tabiatıyla mümkün olmayacaktır. Muhalif grupların da tüm konularda kendi içlerinde bir birlik sağlaması kolay olmayacaktır. Her birinin gerçekleştirmek istediği hedefleri, her grubun kendi tabanına şirin görünmek için yapmak isteyeceği şeyler olacaktır. Dolayısıyla kurulacak koalisyon hükümetinin işi epey zor.

2. Yeni kurulacak yönetimin önündeki tehlikelerden biri de “devr-i sâbık” doğurması olacaktır. Yukarıda işaret ettiğimiz gibi, halkın önemli bir kesimi bu anlaşma sürecinin dışında tutuldu. Yeni hükümetin bu aşamadan sonra artık halkın tüm kesimlerini kucaklayacak bir politika izlemesi önem arz ediyor. Özellikle de üç yıl sonra yapılması planlanan seçimlerde bu kesimleri dışlayacak bir tutumun ortaya konulması ülkeyi yeni bir istikrarsızlığa sürükleyecektir. Toplulukların veya grupların toptancı bir yaklaşımla suçlanması yanlıştır ve onarılması zor, derin yaralar açacaktır. Suç bireyseldir ve topluluklara mal edilmemelidir. Suç işleyenler varsa elbette yargı önüne çıkarılmalı ve hak ettikleri cezalar verilmelidir. Ancak üzülerek görüyoruz ki bazı kesimler, toptancı bir yaklaşımla, geçmiş dönemde hükümet veya devlet mekanizmalarında yer alan hemen herkesi suçluyor ve galiz ifadelerle onları tahkir ediyor. Yeni koalisyon hükümetinin, ülke bütünlüğünü yeniden tesis etmek üzere, tüm kesimleri kucaklayan bir politika ortaya koyması son derece önemli.

3. Yapılan anlaşmanın sivil kanadını temsil eden Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri platformunun çok farklı eğilimlere sahip gruplardan oluşması ve bu grupların kısa bir süre sonra yapılacak seçimlerde halkın desteğini alabilmek için farklı politikalar ortaya koymaya çalışmaları, koalisyon hükümetinin işlemez hale gelmesine sebep olabilir. Koalisyon ortaklarının, ülkenin selameti açısından, ortak paydalarda buluşan politikalara ağırlık vermeleri önem arz ediyor. Fakat bunun zorluğu da pek çok ülkede tecrübeyle sabittir.

4. Yeni yönetimin iç sorunların yanı sıra çözmek zorunda kalacağı çeşitli dış sorunlar da bulunuyor. Ömer el-Beşir döneminde Yemen’deki iç savaşa katılmak üzere Sudan’dan bir askeri birliğin gönderildiği ve bu birliğin cephenin ön saflarında konuşlandırıldığı biliniyor. Öte yandan Askeri Geçiş Konseyi’nin Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) talebi üzerine Libya’daki muhalif lider Hafter’e askeri destek sağladığı iddia ediliyor. Sudanlı askerler konusu ülkede derin bir hassasiyet oluşturdu ve bu askerlerin Yemen’den geri çekilmesi yönünde büyük bir beklenti oluşmuş durumda. Bu konu yeni kabinenin önündeki sorunlu alanlardan birini teşkil ediyor. BAE, Suudi Arabistan ve Mısır gibi devletler baştan beri ülkede yaşananları kendi lehlerine çevirmek için çaba sarf ediyorlar. Bu ülkelerin bu müdahaleci tavrı asker ve sivil kanadı karşı karşıya getirme potansiyeline sahip. Askeri kanadın Yemen ve Libya gibi konularda bu ülkelerden yana takındığı tavrın, kabinede ne derece karşılık bulacağı da merak edilen konuların başında geliyor.

Yeni hükümetin dış yardımlara ihtiyaç duyacağı da kuşkusuz. Körfez ülkelerinin yeni yönetimi etkisi altına almak için üç milyar dolarlık bir yardım taahhüdünde bulunduğu basına yansıdı. Bu yardım paketinin ilgili ülkelerin istekleri doğrultusunda hayata geçirileceği de belli. Ülkenin içinde bulunduğu krizi atlatmak için her türlü dış yardıma ihtiyaç duyacak olan hükümetin bu ülkelerle yakınlaşması, bu açıdan kaçınılmaz olacaktır. Ancak yeni hükümetin Körfez eksenine aşırı derecede bağlanması, Katar ve Türkiye gibi diğer bazı ülkelerle ilişkilerini olumsuz etkileyebilecektir. Yeni hükümetin önündeki önemli engellerden biri bu husus olacaktır. Öte yandan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) Ömer el-Beşir ve Askeri Konsey’in bazı üyelerinin de içinde bulunduğu bazı askeri şahıslara karşı verdiği kararlar da anlaşmanın iki kanadı arasında anlaşmazlığa sebep olan bir başka konu. Bu husus da Sudan’ın dış politikasında, özellikle Batı ile ilişkilerinde çeşitli sorunlara sebep oluyor.

Türkiye’nin Sudan süreciyle ilgili tutumu

Türkiye’nin Sudan’da yaşanmakta olan süreçle ilgili bir “bekle-gör” politikası izlediği elbette dikkatlerden kaçmamıştır. Bu durum kimi yorumcular tarafından pasif bir tutum olarak tanımlanmış olsa da sonuçları itibarıyla bunun isabetli bir tutum olduğu ortaya çıkmıştır. Türkiye Sudan’daki çıkarlarını tehlikeye atma pahasına ilkesel bir tutum takınarak ülkenin içişlerine müdahil olmamaya özen göstermiştir. Şimdiye kadar askeri darbelerden en çok etkilenen, İslam dünyasındaki demokratik süreçlere en etkili desteği veren Türkiye’nin bu tutumu da beklenen bir tutum olmuştur. Ömer el-Beşir yönetimiyle iyi ilişkileri bulunmasına karşın Türkiye, halkın taleplerini göz ardı eden ona ve ondan sonra yönetimi devralan Askeri Konsey’e destek olmamıştır; Sudan halkının kendi sorununu kendi iç dinamikleriyle çözmesini beklemiştir. Özellikle Körfez ekseninin yaptığı kışkırtmalara sabırla direnerek bu tutumunu sürdürmüştür. Olaylar Sudan’ın içişleri olarak değerlendirilmiş ve bir taraf tutulmamıştır. Fakat şimdiye kadar bu ülkeye yaptığı yardımlarda da herhangi bir kesintiye gitmemiştir. Bu süreçte somut yardımlarıyla Sudan halkının yanında kararlı bir şekilde duran, desteğini herhangi bir çıkarla irtibatlandırmadan sürdüren yegâne ülke Türkiye olmuştur.

BAE ve Suudi Arabistan’ın Sudan üzerindeki hesaplarını gerçekleştirmek için bu süreçte yoğun bir çaba sarf ettiği müşahede edilmiştir. Bundan sonra da bunu sürdürecekleri, çeşitli oyunlara başvuracakları ve özellikle Katar ile Türkiye aleyhine bir sürü tezviratta bulunacakları da aşikâr. Ancak onların bu çıkarcı yaklaşımlarının Türkiye ile Sudan arasındaki ilişkileri derinden etkilemesi beklenmiyor. Türkiye’nin Sudan halkına yapmakta olduğu yardımların halk nezdinde yarattığı büyük sempatiyi hiçbir bir yönetim göz ardı edemez. BAE ve Suudi Arabistan’ın çıkarlarını öncelediği, Sudan halkını kendi çıkarları uğruna manipüle ettiği hususu, artık Sudan’ın her bir ferdi tarafından biliniyor ve bu husus gösteriler sırasında da sık sık gündeme getirildi. Bu yaklaşımı yanlış bulan Sudan halkı iki ülkenin büyükelçilikleri önünde protesto eylemlerinde bulunarak bu durumu kınadı.

Askeri Konsey üyeleri dâhil, Sudanlı tüm idarecilerin bunun farkında olduğu şüphesiz. Dolayısıyla Hartum’da oluşacak yeni yönetimin şartlar ve konjonktür gereği Körfez eksenine yakın duracağı tahmin edilse de, Türkiye aleyhine bir tutum takınmayacağı, bir denge politikası izleyeceği düşünülüyor.

Prof. Dr. Enver Arpa  

[Prof. Dr. Enver Arpa Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Doğu ve Afrika Araştırmaları Enstitüsü (DOAF) müdürüdür]

%d bloggers like this: