Donkişot salyalarıyla DEVLETe akılları sıra uluyanlara dipnot!

Bugünü yakın geçmişten okumaya başlayalım. Önce Arap Baharı dalgası yayıldı. Hatırlayın, diktatörler gidecek ve bu ülke halkları Tunus’tan Mısır’a değin artık rahat nefes alacaktı. Ama ne olduysa bu ülkeler birden unutturuluverdi ve Mısır gibi büyük bir medeniyet havzası yeniden bir diktatöre emanet edildi. Bahar kış olmuş, bölgenin dinamikleri alt üst edilmiş ve yerli reflekslerle hareket kabiliyeti büyük baskı altına alınmıştı.

Aslında Ortadoğu’nun yeniden dizaynı öncesi, bu dizayna direnebilecek bir coğrafya çökertilmişti. Mayıs 2013’te başlayan Gezi olaylarının amacı, dizayna direnebilecek bir diğer büyük gücü, yani Türkiye’yi felç edebilmekti. Önce Gezi, sonra 17-25 Aralık, 15 Temmuz kanlı darbesi ve sonra bugüne dek süren iç ve dış destekli dalgalar.

Ne olacaktı? Ortadoğu yeniden paylaşılacak, bağımlı güdümlü bir sömürge devletçiği (muhtemelen Kuzey Irak ve Suriye’de) kurulacak, enerji güvenliği için birileri tedbir alarak bölgeye yerleşecek ve yaşanacak bölüşümde Türkiye hep kenarda ve hep kendisini korumakla yetinmek zorunda kalan bir ülke olacaktı. Olmadı, başaramadılar. Türkiye diz çökseydi, bir büyük coğrafya çökecekti. Tarihin kaderi değişecekti.

Bugünkü tabloyu çok dikkatli okuyalım. Bu ülkede siyaset üstü bir devlet aklı var. Ülke büyük mücadelenin daha da net farkına varmış durumda.  Diplomasi cephesinde sanki her alanda bir savaş var gibi görünse de aslında arkada çalışan devlet aklının yürüttüğü çok ince ve dinamik bir işleyiş ve derinlik var. Bu işleyiş ve derinlik sadece ülkenin değil, bölgenin mazlumlarının da hakkını koruyan bir sistem. Tarihten bu yana günün gereğini yapıp günü şekillendiren, gündemi elinde tutan, aktif ve vizyoner bir akıl. Devlet aklı.

Türkiye’nin bugünkü durumundan şikayet edenler öncelikle şunu anlayabilmeli: Bu tercih değil, zorunluluk. Türkiye kendisini felç etmeye çalışanlara, teröristlerden darbecilere tüm düşmanlarına kucak açıp destek verenlere bile uzun süre tahammül etti. Diplomasi çerçevesinde uyarılarını yaptı, ilişkileri korudu. Ama bıçağın kemiğe dayandığı, bundan fazlasının teslim bayrağı çekmek olacağı vakitlere geldiğini gördü ve devreye girdi.

Tarihten örneklerle Türkiye Cumhuriyet Devleti’ni anlatmaya çalışalım: Bizim tarih sahnesine çıktığımızda Çin’le mücadelemiz eşit şartlarda sürmüyordu. Sayıca azdık. Karşımızda ise okyanus kalabalığı vardı. Fırsatı bulunca değerlendiriyor, tehlikeye düştüğümüzü görünce de steplere çekiliyorduk. Çok hareketli bir hayatımız vardı. Başkalarına benzemeyen ve hayatta kalma mücadelesinin insafsızca yaşandığı bir hareketli hayatı kundaktaki bebekten yaşlı ataya kadar her yaştan insanımız yaşıyordu. Burada dağılmıyorduk. Bir düzenimiz vardı. Bu da “devlet düzeniydi”. Düzensizlik içerisinde steplerde yaşayan kavimler uzun ömürlü olamadılar. Biz “devlet düzeni”yle kaybolmadık, diğerleri “devletsiz düzensizlikle” kayboldular. 

Bu hayatın iliklerimize işleyen bir gerçeği vardı hayatta kalmak için; her an tedbirli olmak. Bunu unuttuğumuz anda yaşama şansımız yoktu. Bir anda görünüp herşeyimizi dağıtan, yok eden düşmana karşı  yediden yetmişe ne yapacağımız kodlarımıza işleniyor, sorumlu toplumsal bilinç yerleşiyordu. Bu da devletimizle bütünleşiyordu. Her birey, bulunduğu yaşın gerektirdiği toplumsal sorumluluğunu unutmuyordu. Çünkü şunu biliyordu ki bireysel sorumluluklarla devletin bütünlüğü ayakta kalıyordu. Sorumsuz bireylerle “devlet” yaşamıyordu. Bu da bilinçaltında toplumsal disiplini sağlıyor, yaşadığımız hayat insan hakkını her türlü saldırıdan koruyordu.

İslamiyeti kabul ettikten sonra uzun asırlar boyunca Haçlılarla mücadele ettik. Dinimize göre kurduğumuz “devletimiz” dinimizi koruyordu. Çünkü “devlet” vicdanımızın toplumsal somut  varlığıydı. Dinimizin kıyamete dek yaşayacağına imanımızda şüphemiz yoktu. Demekki “devletimiz” de baki kalacaktı. Bu inançla da “Ebed müddet devlet” dedik. Biliyorduk ki “devletimiz” yoksa biz de yokuz. Nerede devletimiz çökmüşse, çok geçmeden orada milletimizden bir eser kalmıyordu. Bunu yaşayan toplumsal belleğimizde artık “Allah, devletimize ve milletimize zeval vermesin” duası yerleşmişti.

Bu tarihsel geçmiş bize şunu anlatıyor: Devlet, şuurdur. Buna erişmek de devleti yönetenlerin asli görevidir. Tarih boyunca hiçbir millete nasip olmayacak kadar devlet adamını biz yetiştirdik. Bunalım dönemlerinde de bizim devlet adamlarımız hep var olmuştur. Milletlerin arzuları, ruhsal yapıları kolay değişmiyor. Tarih sahnesine çıktığımızdan bu yana diğer milletlerden daha fazla siyasetle ve dahi  devletle ilgileniyoruz. Geride kalmayı içimize sindiremiyoruz. 

Ne yazık ki bugün silahların korkunç bir öldürme yeteneğine ekranlarda tanık oluyoruz. Yaşadığımız coğrafya hayatta kalmak için çok pahalı. “Devletsiz” kavimler unutulup gittiler. Biz unutulmayacağız. Bir zamanlar “nerede  bu devlet?” diye bağıranlar vardı. Sonraları devletle abad olan sözde milletvekilleri vardı, ağızlarını açınca kursaklarındakini öğürerek, donkişot salyalarıyla devlete akılları sıra ulurlardı. Sırtlarını yasladıkları buz dağları, “devleti görünce” nasıl da erimişti hatırlarsınız: (Bakınız: https://www.youtube.com/watch?v=zK9Jmv7xmXk ) Günümüzde de kendisini devlet zannedip, devletin verdiği imkanları 7 Şubat MİT krizi ve 17/25’den sonra FETÖ ve çeşitli örgütlerle iltisakını sürdüren milletvekilleri, belediye başkanları, bürokratlar var. Bu tiplerinde sırtlarını yasladıkları buz dağları, “devleti görünce” eridi, eriyecek.

Devlet, bizim her bireyimizin vicdanında anlam kazanır, ifadesini bulur. Devlet, esasında baht, talih ve mutluluk demektir. Eskiler birini uğurlarken yalnız “güle güle” demezlerdi.  “Devletle, saadetle, devletlü, ikbal ile” derlerdi. Devlet, başa konan anka koşuydu ezelden ebede. Günümüz, devlet denilen şeyi, bir milletin sevgilisi olma sırrına erenlere veriyor. Biz bu topraklarda yaşıyoruz ve yaşayacağız ebediyyen.  Nasıl mı yaşayacağız? Çünkü “Bizim devletimiz var.” 

Ömer ADIYAMAN / ANALİZ HATTI
@omradymn

%d bloggers like this: