Davutoğlu’nun hallenme olayı: “Ya yeni bir hal ya da izmihlal!” değil, “Ya devlet başa ya da kuzgun leşe.”

1909’un Nisan ayı sonlarında, “Dersaadet”te huzur kalmamıştır. Devlet-i Aliyye olağandışı iç ve dış kuşatma altındadır. Sultan II. Abdulhamid Han, “akıl ve gerçek üzerine inşa edilen devlet siyasetini” uygulamakta bir an tereddüt göstermemiş, “Devlet varsa, yaşarız. Nizamına halel gelirse biz yokuz.” Şuuruyla, idareciliğin benzersiz örneğiyle tarihe geçmiştir. 

31 Mart Vak’asından sonraki günlerde yaşananlar, öylesine başdöndürücüdür ki… Hareket Ordusu İstanbul’a yaklaşmaktadır. İngiltere Kralı, “Akdeniz donanmasının emrine verildiğini, istedikleri takdirde İstanbul’a doğru hemen harekete hazır bulunduğunu” İstanbul’daki elçisi aracılığıyla kendisine bildirildiğinde, Sultan II. Abdulhamit, bu teklifi nezaketle geri çevirmiş “Kral hazretlerine teşekkürlerimi iletiniz. Hiç olağanüstü bir şey yok. O gelenler de benim evlatlarımdır.” demiştir. Rus elçisinin aynı minvaldeki önerisini de aynı şekilde reddetmiştir. Bunlar yaşanırken tam da bugünlerde bir İngiliz filosu Beşike (Çanakkale)  önündeyken, Karadeniz Rus donanması da Boğaz’a yakın bir tatbikat yapmaktadır.  Ayrıca Fransız, Avusturya, İtalyan, Alman ve Amerikan savaş gemileri Anadolu’nun güney sahillerinde mekik dokumaktadır. 

İşte bu şartlar altında, sonunda II. Abdulhamit Han’ın  “hali” kararı alınan fetvayla uygulamaya sokulur. Bu kararın Yıldız’daki hükümdara tebliği “pek garip ve adi şekilde icra edilmiştir.” Tebliğ heyetinde Padişah yaverlerinden Denizci Arif Hikmet Paşa, Ermeni Katolik cemaatinden Aram Efendi, Arnavut Esat Toptani Paşa ve Yahudi Emanuel Karasu vardır. 

Ayşe Sultan, hatıralarında o anı şöyle anlatmaktadır: “Başta duran Esat Toptani, yeğden “Millet, seni azletti.” dedi. Babam, metin ve gür bir sesle “Zannedersem hal etti, demek istiyorsunuz. Pekala, bunu gösteren sebep nedir?” diye cevap verdi. O zaman ikinci şahıs -Arif Hikmet Paşa- fetva suretini okumaya başladı. “Kutub-i şer’iyeyi yakmışım? Hasbinallah derim.” dedi ve fetvayı sonuna kadar dinledi. Bitince, “Bu kararı hangi makam verdi?” diye sordu. Arif Hikmet, “Meclis-i Milli” diye cevap verdi. Bunun üzerine babam, “Ya öyle mi? Bu meclise riyaset eden kimdir?” dedi. “ Said Paşa” cevabını aldıktan sonra şu sözleri söyledi: “33 sene millet ve devletim için, memleketimin selameti için çalıştım. Elimden geldiği kadar hizmet ettim. Hakimim Allah ve beni muhakeme edecek de Resulullah’tır. Bu memleketi nasıl buldumsa, öylece teslim ediyorum. Hiç kimseye bir karış toprak vermedim. Hizmetimi Cenab-a Hakkı’ın takdirine bırakıyorum. Ne çare ki düşmanlarım, bütün hizmetime kara bir çarşaf çekmek istediler ve muvaffak da oldular.” Burada babam, sağ ayağını öne atarak, “Allah; düşmanlarımı kahretsin!” dedi. O zaman, hepimiz birden “Amin!” dedik. 

Aradan geçen zamanın kimi haklı çıkardığı, tarih sayfalarında not düşüldüğü gibi, “devlet-i ebed müddet”in hafızasında da kaydı hiç silinmedi. Yetersizlikleri ve şuursuzluklarıyla tesadüfen idareye gelenlerin, özellikle dış politikada 1909’u tekrar yaşatmak isteyenlerin emelleri hep kursaklarında kaldı. 

“Tarih, devletlerin hafızasıdır” gerçeğinden yola çıkarak bütün bunları neden hatırlattığımızın da cevabı kendi partisi tarafından hal edilen “Başbakan” olarak tarihe geçen derin stratejist(!) Ahmet Davutoğlu’nun Konya’daki iftar konuşmasında gizli. Davutoğlu konuşmasında; dinleyicilerine, “Hepinizi yeni bir vizyonla birlikte yeni bir hal ile hallenmeye davet ediyorum. Ya yeni bir hal ya da izmihlal!” cümleleri hafızamızı 1909’daki hallenme olayına götürdüğü gibi, 2019’daki hallenme olayı notunu da biz düşmek istedik. 

Soruyoruz: Stratejik derinlikte gördüğü son rüyasını anlatmış, tabir eylesinler diye. “Hal ya da çöküş!” öyle mi, sayın Davutoğlu? Bu söz, “Devlet’in çökmeyeceğini idrak edemeyen bir düşüncenin dışavurumu sadece. Kendi “izmihlali”nin neden olduğunu anlamayanların anlayabileceği bir iş değil zaten. Stratejik derinlikte debelenenler, meydanlarda arz-ı endam ederken “devlet’in sırtından geçinmeyi neden izahtan kaçınıyorlar. “Davutoğlu, her konuyu bilir!” diye Dışişleri koridorlarında ün saldığında da Başbakan iken de herşeyi biliyor (!) Ancak “devlet”in ne olduğunu bir türlü öğrenemiyordu. O koridorlarda bizzat şahitlerince söylenenlerin, anlatılanların kaybolduğunu sanmak sadece “aklı nefsin emrine girmiş bir ademin” enaniyet patlamasından başka bir şey değildir. 

Sayın Davutoğlu “Devlet”te BALIK hafızası olduğunu mu sanıyor? Kendi Özel Kalemi Gürcan Balık’ın önceleri balık hafızalı olduğunda hiçbir şey bilmediğinde inat edip, sonra “devlet hafızası” önüne konduğunda nasıl herşeyi hatırladığını, ve kayıtlara geçirttiğini hatırlatmakta yarar görüyoruz. 

“Ya yeni bir hal ya da izmihlal!” değil, “Ya devlet başa ya da kuzgun leşe.”

Ömer ADIYAMAN
@omradymn 

%d bloggers like this: