Birçok ülkenin menfaat bölgesi olan Kızıldeniz’de üstünlük yarışı

Berlin Duvarı‘nın yıkılmasıyla son bulan Soğuk Savaş’ın hayaleti bugün hâlâ Suriye, Basra Körfezi ve Kızıldeniz’de dolaşıyor. Bunun en son örneği yakın zamanlarda Aden’de meydana gelen gelişmeler. Yemen Savaşı’nı desteklemesine rağmen Aden’de oluşan “Güney Geçiş Meclisi” 1990’lı yılların öncesine, yani eski Sovyetlerin nüfuzu altındaki Yemen Halk Cumhuriyeti’ne geri dönüşü talep ediyor.

BAE’nin yeni siyasetinin arkasında İngiltere’nin olduğu anlaşılıyor. Mevcut şartlarda, Yemen’in tamamına “meşruiyeti iade iddiasının” mümkün olmadığı varsayımıyla İngiltere bölgedeki eski kodlarına dönmek istemekte. Aslında bu yeni siyaset, ABD şahinleri ile İngiltere’yi de karşı karşıya getirdiğinden iyi takip edilmeli. Ancak savaşın karşısında son zamanlarda yükselen uluslararası baskılar tarafları sessiz bir anlaşmaya doğru sürüklemektedir ki bu gelenek, iki tarafın bölge politikalarında zaten mevcuttur.

Arap Baharı başladığında herkes bunun Yemen’e nasıl yansıyacağını, özellikle 1990 yılında birleşen Kuzey ve Güney taraftarlarınca nasıl karşılanacağını merak ediyordu. Etkilerinin Tunus’taki gibi yumuşak bir geçişe mi, Suriye ve Libya’daki kanlı başlangıca mı benzeyeceği tartışılıyordu. Zira bir taraftan Kuzey ve Güney Yemen’de 20. yüzyıl boyunca gelişen farklı devlet algısı diğer taraftan yıllardır süren kabile savaşları, Sana ile Sa’da arasındaki çatışmalar ve halkın neredeyse tamamının silahlı olması; Yemen’in, Arap Baharına muhtemel tepkisinin merak edilmesini haklı kılıyordu. Aslında meraktan öte yanlış bir beklenti de vardı. Fakirlikte dünya sıralamalarının en alt sıralarında; Arap coğrafyasının da en fakir ülkesinde, uzun yıllardan beri süren Ali Abdullah Salih iktidarına karşı sert bir duruşun, silahlı bir kalkışmanın olabileceği tahmin ediliyordu. Fakat beklenenin aksine Yemen halkı, tarihinden kazandığı bir mülayemetle, uzun süren barışçı gösterileriyle hem taleplerini dile getirdi hem de çürümüş yönetimi devirdi.

Yemen’den sonra sıranın Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerine geleceği endişesi belirdi. Nitekim, hem ticari hayatta hem de hizmet sektöründe yüzbinlerce Yemenlinin hizmet verdiği Suudi Arabistan, hemen harekete geçip aracılık rolünü üstlendi. Önce Ali Abdullah Salih’in idaresinin iadesinin mümkün olup olmadığına bakıldı. Olmayınca da Yemen’de devrimcilerin talepleri olan geçici meclise rıza gösterildi. Ancak eski devlet başkanının yardımcısı olan Hadi’nin de geçici devlet başkanlığı desteklenip Yemen Baharı’nın yönü değiştirildi. 

Yemen halkı sokakta sürdürdüğü dayanışmayı kurulan geçici mecliste sürdüremedi. Zira dış müdahaleler sürekli fikirlerin değişmesine neden oluyordu. Meclis 2014 yılında federalist eğilimlerin ağır bastığı bir beyanname ile görevini tamamladığında Yemen tarihi için yeni bir dönem başladı. Sa’da’dan harekete geçen Husiler başkent Sana’ya kadar gelip yönetime, Yemen’i bütünleştirme adına el koydular. Suudi Arabistan bu gelişme karşısında, önce hükümetini Aden’e taşıyan, oradan da Riyad’a taşınan Hadi’nin arkasında durdu. Hatta bu organizasyonu bizzat üstlendi. Zaten önemli bir gerekçesi de vardı. İran Şii hilalini tamamlamak için Husileri destekliyordu. Suudi Arabistan da derhal harekete geçmeliydi.

Yemen ile hemhudut ve sınır problemleri olan, ayrıca mezhep ve kabile sorunları ile yüzleşmesi muhtemel Suudi Arabistan’ın bu davranışının reel-politik bir görüntü sergilediği kabul edilebilir. Ancak monarşinin geleceği ve ülke güvenliği için geliştirilen bu refleksin kısa zamanda gerçekçilikten uzaklaşıp bugün gelinen sonucu doğurduğu da söylenebilir. Modern Yemen’in kuruluş sürecindeki bütün dönüşümlerine Suudi Arabistan bir şekilde müdahale etmiştir. İmam Yahya ile savaşmış, oğlunu desteklemiş, Nasır’ın Yemen’de askeri harekatlarına karşı durmuştur. Onu gerçeklikten uzaklaştıran bu geleneğinin dürtüsü, kendi iç problemleriyle birleşince, 2015 yılında, haksız bir savaşa öncülük etmesine neden olmuştur. 

Yemen’de meşruiyeti iade iddiasıyla ama esasında kadim hasmı İran’ın Basra Körfezi’nde elde etmesi muhtemel avantajların önüne geçmek için Suudi Arabistan’ın başını çektiği koalisyonun savaşı, dört yılı aşkındır sürmekte. Hemen bitirmeyi planladığı savaştan bugüne kadar sonuç alamaması koalisyonda ciddi çatlaklar meydana getirmiştir. Koalisyonun en aktif ortağı Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), önce Kızıldeniz’deki kuvvetlerini azaltıp ardından Aden’i boşaltarak buranın ayrılıkçıların eline geçmesine imkan sağlamıştır. BAE, gelişmelerin, Suudi Arabistan’la müşterek yürütüldüğünü ilan etse de mızrak çuvala sığmayınca, iki taraf arasındaki fikir ayrılıkları gün yüzüne çıkmıştır. Bugün iki taraf arasında bir taktik savaşının başladığını söylemek yanlış olmaz. 

Suudi Arabistan, savaşı, kuzeyde meşruiyeti kurmak üzerine bina etmiş ve İran’ın desteklediği Husileri devre dışı bırakmaya niyetlenmişti. Dört küsur yılın sonunda bu siyasetinden hemen şimdi vazgeçmesi mümkün değildir. Üstelik bu süreçte ABD’nin İran’a savaş açmaması ve Körfez’deki avantajlarını kısmen koruyor olması, Suudi Arabistan’ı savaşı sürdürmeye zorlamakta. Savaş yüzünden içeride yükselen beklentilerin hâlâ karşılanamaması da cabası. 

BAE, koalisyon içinde her ne kadar Suudi Arabistan veya Sünni blok hatırına bulunuyorsa da asıl hedefinin Kızıldeniz’de üstünlük sağlamak ve özellikle Babulmendep Boğazını kendisi ve uluslararası menfaatler için açık tutma stratejisi güttüğüne kuşku yoktur. Aden’in İngiltere’nin de desteklediği grupların eline geçmesi BAE’nin bu hedefini gerçekleştirme yolunda önemli bir adımdır. Bu yüzden hem ekonomik olarak yük olan ve hem de uluslararası kamuoyunda tartışmalı hale gelen savaşı sürdürmeye gerek görmüyor. Diğer taraftan Aden’deki ayrılıkçı gurupların, Yemen ihvanı olarak bilinen fakat koalisyona destek veren Islah Hareketi’ne karşı olması da BAE’ni teşvik etmekte. Oysa İhvan’a her ne kadar yakın olsa da Islah, Suudi Arabistan destekli Hadi hükümetinin de en önemli unsuru. 

Aden üzerindeki çekişme ve süren savaş konusunda, BAE ve Suudi Arabistan arasındaki ihtilaflarda uluslararası ve bölgesel nedenler de var. Trump, ABD başkanı olarak işbaşına geçmesinden itibaren, ABD silah endüstrisini canlı tutmak adına, -bütün itirazlara rağmen- Suudi Arabistan’ı destekledi. Ancak gerek ABD’de yaklaşan seçimler ve gerekse iki tarafın ilişkilerinin hem Trump hem de ABD’nin imajına zarar vermeye başlaması, Trump’ın Yemen Savaşı’na bakışını değiştirdiğini gösteriyor. Savaşın öncesinde özellikle el-Kaide’nin Yemen’deki varlığı, Amerikan kamuoyu nezdinde buradaki her türlü operasyonu meşru göstermeye yeterken, el-Kaide’nin faaliyetlerini dondurması -ya da hiç var olmaması- bu gerekçeyi de ortadan kaldırmış bulunuyor. Trump, Suudi Arabistan’a ve Yemen Savaşı’na verdiği desteği Kongre’ye anlatmakta zorlanıyor. Kuşkusuz bugüne dek yaşanan insancıl hak ihlalleri ve Cenevre Sözleşmesine aykırı davranışlar ile BM’nin açıklamaları da Batı kamuoyunu etkiliyor. Bu da Suudi Arabistan’ın -en azından şimdilik- Batı desteğini zayıflatıyor.

BAE ve Suudi Arabistan’ın iki veliahdı her ne kadar uyumlu bir müttefik gibi görünseler de, Körfez’in gelenekten kaynaklanan kendi iç dengeleri, BAE’nin İran ile zorunlu komşuluk ilişkileri gibi nedenler, bu ittifakın eskisi gibi sürdürülmesine imkan vermiyor. Diğer taraftan Katar meselesinde iki müttefikin istediklerini alamamaları da onları dört yıl sonra Yemen’de aynı hatayı sürdürme konusunda karşı karşıya getiriyor. Aden’de federalist veya iddia edildiği gibi bağımsız bir yönetimin kurulması ve bu yönetimin İngiltere’nin nüfuzunda olması, BAE için yeterli görülüyor. Böylece, Katar meselesinden dolayı Körfez’deki düşük düzeyli çatışmadan kaybettiklerini; Aden üzerinden sağlayıp tatmin olacak olan BAE, aynı zamanda Doğu Afrika üzerindeki arayışlarına da yoğunlaşabilecektir.

BAE’nin yeni siyasetinin arkasında İngiltere’nin olduğu anlaşılıyor. Mevcut şartlarda, Yemen’in tamamına “meşruiyeti iade iddiasının” mümkün olmadığı varsayımıyla İngiltere bölgedeki eski kodlarına dönmek istemekte. Aslında bu yeni siyaset, ABD şahinleri ile İngiltere’yi de karşı karşıya getirdiğinden iyi takip edilmeli. Ancak savaşın karşısında son zamanlarda yükselen uluslararası baskılar tarafları sessiz bir anlaşmaya doğru sürüklemektedir ki bu gelenek, iki tarafın bölge politikalarında zaten mevcuttur. Bugüne kadar, Koalisyona destek vererek Husilere karşı sağlanacak askeri üstünlük ile başkent Sana üzerinden Yemen’in tamamında ve Kızıldeniz’de kurulmak istenen siyasi istikrar fikri, artık terk edilmiştir. Jeopolitik önemi yüksek Babulmendep Boğazı’nı kontrol etmeye uygun olan Aden’de, oluşturulması muhtemel yeni bir yapı ile uluslararası çıkarların sürdürülmesinin planlandığı değerlendiriliyor.

Nitekim geçen hafta Çarşamba gününden itibaren Güneyliler (Aden gurubu), İslamcıları (Islah gurubuna mensup olanları), Kuzeylileri ve terörist olarak niteledikleri grupları Aden’den çıkarmaya ve onların yerini almaya karar verdiler. İstikrarın tamamen yok olduğu ve BAE kuvvetlerinin de kısmen çekildiği Aden’de bu kararın alınması hiç de kolay değildir. Geçen hafta başında Aden gurubu, Suudi Arabistan’ın desteklediği Hadi hükümetinin Aden’deki hükümet binasını ele geçirdi. Bunun üzerinde daha önceden çalışıldığı, kimi bölgesel ve uluslararası güçlerden taktik destek de sağlandığı anlaşılıyor. Zaten Güney Geçiş Meclisi’nin İngiltere’de mukim sözcüsü Salih en-Nûd Reuters üzerinden ses verdi. Verdiği röportajında Hadi hükümetini ve onun içinde yer alan Islah gurubunun tasarruflarını tenkit ederek, kendilerinin Aden’in istikrarı için çalışmalarını sürdüreceklerini beyan etti. Yemen Savaşı’nın donma noktasına geldiğini, silah sağlayan ülkelerin dahi desteğini çektiğini iddia eden en-Nûd, aslında bir bakıma İngiltere ve BAE’nin de fikrini dillendirmiştir.

Mesele sadece Salih en-Nûd’un açıklamaları ile kalmadı. Ertesi gün, Güney Geçiş Meclisi adeta bir hükümet programını andıran önemli bir belge yayımlayarak son gelinen noktayı kamuoyuna açıklandı. Beyannamede; koalisyona ve başını çeken Suudi Arabistan’a teşekkür edildikten sonra birinci madde olarak, 1990 öncesinde olduğu gibi Güney Yemen’deki federal-bağımsız devletlerini geri istediklerini açıkladılar. 

Hülasa; Güney Geçiş Meclisi olarak nitelendirilen gurubun beyannamesi esasında Yemen Savaşı taraflarının yukarıda ele alınan ve içinde bulundukları çıkmazı da gösteriyor. Elbette sorunun tarafları sadece Kuzey ve Güney Yemenliler ile Suudi Arabistan ve BAE değildir. ABD, İngiltere ve daha pek çok Batılı ülke hatta İsrail’in menfaatlerinin çatıştığı bölgede çok yönlü taktiklerin daha uzun süre devrede olması beklenmelidir. BAE-Suudi Arabistan ihtilafı, savaşı sonlandırmasa ve şimdilik güneylilere bağımsızlık kazandırmasa da tarihlerinde ilk defa bu büyüklükte kompleks bir problemle karşı karşıya olan tarafları daha soğukkanlı düşünmeye yöneltecektir.

Prof. Dr. Zekeriya Kurşun  

[Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı olan Prof. Dr. Zekeriya Kurşun aynı zamanda Ortadoğu ve Afrika Araştırmacıları Derneği (ORDAF) Başkanıdır]

%d bloggers like this: