2020 ABD seçimleri, partileri zorluyor

Amerika Birleşik Devletleri anayasasında siyasi partilerin başkan adaylarını nasıl belirleyeceklerine dair herhangi bir madde bulunmuyor. Hatta bazılarına göre ABD’nin kurucu babaları partileşmenin ve gruplaşmaların ülke adına tehlikeli olduğunu düşündüğü için, anayasada siyasi partilerin rollerine dair hiçbir hüküm yer almıyor. Bu sebeple, bütün siyasi partiler başkan adayı belirleme konusunda zaman içinde kendi prosedürlerini geliştirdiler. ABD’nin iki ana akım partisi olan Demokratik Parti ve Cumhuriyetçi Parti, başkan adaylarını ön seçimler yoluyla belirliyor. Bu ön seçimler bazı eyaletlerde partinin taraftarı olan her ABD vatandaşına açık olarak (Primary), bazı eyaletlerde sadece partinin kayıtlı üyelerine açık olarak (Caucus), bazılarında ise her iki yöntemin birleşimi yoluyla gerçekleştiriliyor. Seçime katılacak başkan adayı genellikle aylarca devam eden çekişmeli bir sürecin sonunda belirleniyor. 

Her ne kadar Donald Trump’ın 2020 Cumhuriyetçi Parti başkan adaylığı konusunda işi kolay olsa da Demokrat Parti’de durum şimdilik epey karışık ve belirsiz görünüyor. Görevdeki başkanın ikinci dönem için aday olmak istemesi durumunda partisinin zorluk çıkarmaması genel teamül olduğundan, Cumhuriyetçi Parti’nin durumunu normal karşılamak mümkün. Fakat öne çıkan bazı isimler olmakla birlikte, Demokrat Parti aday adaylarının kendilerini kanıtlamak ve Trump’ı alt edebilecek doğru kişi olduklarına parti tabanını ikna etmek için epey uğraşması gerekiyor. 2020 Şubat’ında başlayacak ön seçimlere kadarki süreçte, Demokrat Parti’nin resmi yürütme organı olan Demokratik Ulusal Komite (DNC) onayıyla yürütülen ve televizyondan canlı olarak yayınlanan tartışma programları önemli bir rol oynuyor.

Seçilmesi durumunda 18-64 yaşları arasındaki tüm ABD vatandaşlarına karşılıksız olarak her ay bin dolar verme vaadiyle meşhur olan işadamı Andrew Yang, her iki kriteri sağladığını öne sürüyor. Fakat yüzde ikiyi geçtiği anketlerin gerekli şartları karşılamadığı gerekçesiyle bu iddiası DNC tarafından kabul görmedi. 

Sekiz aday Eylül’e kalmayı başardı

Federal Seçim Komisyonu’na Demokrat Parti adayı olabilmek için başvuru dosyası veren 279 kişinin haziran ve temmuz ayında gerçekleştirilen tartışma programlarına katılabilmek için iki kriterden birini karşılamaları yeterliydi: DNC tarafından tanınan en az üç ankette yüzde bir destek almak veya 20 eyaletten 65 bin tekil bağışçıya sahip olmak. Bu kıstası karşılayan toplam 20 aday, canlı yayın tartışmalarına katılabildi. 

Ancak eylül ayında yapılacak tartışmalara katılabilmek için adayların çok daha zorlu şartları karşılamaları, yani aynı anda hem dört farklı ankette yüzde iki destek barajını aşmaları hem de 130 bin tekil bağışçıya ulaşmaları gerekiyor. 

Şu ana kadar bu şartları sağlayarak yola devam etmeyi garantileyen sekiz aday bulunuyor: Eski Başkan Yardımcısı Joe Biden, Vermont Senatörü Bernie Sanders, Massachusetts Senatörü Elizabeth Warren, California Senatörü Kamala Harris, South Bend Belediye Başkanı Pete Buttigieg, eski Teksas Temsilcisi Beto O’Rourke, New Jersey Senatörü Cory Booker ve Minnesota Senatörü Amy Klobuchar. Diğer aday adaylarının bu iki kriteri karşılamak için yaklaşık üç haftalık süresi bulunuyor. 

Seçilmesi durumunda 18-64 yaşları arasındaki tüm ABD vatandaşlarına karşılıksız olarak her ay bin dolar verme vaadiyle meşhur olan işadamı Andrew Yang, her iki kriteri sağladığını öne sürüyor. Fakat yüzde ikiyi geçtiği anketlerin gerekli şartları karşılamadığı gerekçesiyle bu iddiası DNC tarafından kabul görmedi. Yang ise DNC’nin önünü kesmeye çalıştığını ve önceki tartışmalarda mikrofonunun kasıtlı olarak kapatıldığını söylüyor. Bu olumsuz tavırda Yang’in Asya kökenli olmasının etkisi olduğu dillendiriliyor. DNC’yi savunanlar ise böyle bir şahsî olumsuz tavrın mümkün olmadığını ve Donald Trump’ı yenme iddiasında olan bir adayın zaten anketlerde yüzde ikiyi geçmek gibi bir probleminin olmaması gerektiğini ifade ediyor.

İdeolojik ayrışma

Şimdiye kadar gerçekleştirilen tartışmalar esnasında ılımlılar (moderates) ile ilericiler (progressives) arasında net bir ideolojik ayrım oluştuğu görülüyor. Bu gruplaşma aday belirleme sürecinde keskinleşerek devam edecek gibi görünüyor. İlericiler ılımlıları yeterince cesur vaatlerde bulunmamakla itham ederken, ılımlılar ilericileri tutamayacakları sözler vermekle suçluyor. Her iki grubun yaklaşımı aslında Demokratlar adına risk barındırıyor. Birinci risk, fikirleri aşırı sol eğilimli ilerici bir aday seçerek Amerikan halkının çoğunluğunu teşkil eden ılımlılara hitap edememek. İkinci risk ise yeterince ilerici olmayan bir adayı tercih ederek Demokrat tabanı memnun edememek. Bu risklerden hangisinin daha büyük olduğuna dair verilecek karar, sadece adayı değil aynı zamanda Demokrat Parti’nin seçim stratejisini de belirleyecek.

Bernie Sanders ve Elizabeth Warren’ın başını çektiği ilericiler, mevcut sistemin esasen zenginlerin ve iyi bağlantılara sahip olan elitlerin çıkarlarını koruduğuna inanıyor. Bu “yozlaşmış ve hileli” yapının daha adil bir toplumu oluşturabilmek adına yeniden inşa edilmesi gerektiğini savunuyor. Sanders kendisini açıkça sosyalist olarak tanımlarken, Warren “iliklerine kadar kapitalist” olduğunu ifade ediyor. Fakat her ikisi de zenginleri siyasetteki yolsuzluğu ve toplumdaki eşitsizliği tetikleyen kötü aktörler olarak görüyor. Büyük şirketleri kendi çıkarları peşinde koşan ve vatanseverlik duygusundan yoksun parazitler olarak tanımlıyor. Sağlık ve eğitim sisteminin ücretsiz kamu hizmetlerine dönüştürülmesini, sağlık sigortasının kaçak göçmenleri de kapsamasını, mevcut öğrenci borçlarının affedilmesini ve 2030’a kadar karbon emisyonunun düşürülmesini savunuyor. Gerçekleştirmeyi düşündükleri planların maliyetini de büyük oranda zengin Amerikalılara getirecekleri yeni vergilerden karşılamayı planlıyor.

Ilımlılar ise ilericilerin bu yaklaşımının gerçekçi olmadığını ve toplumun çoğunluğunu ikna edemeyeceğini öne sürüyor. Ayrıca bu vaatlerin finansal ve yasal anlamda uygulanabilir olmadığını savunuyor. Demokrat aktivistlerin hoşuna gidecek türden bu fikirlerin genel kamuoyunun desteğinden yoksun olduğunu iddia ediyor. Ilımlı adaylardan John Delaney bu bakış açısını şöyle özetliyor: “Demokratlar seçimleri ancak gerçekçi çözümler üzerinde çalıştığında kazanıyor, imkansız sözler vererek değil. Uygulanabilir şeyler üzerinden kampanya yürütünce başarıyoruz, masal ekonomisi üzerinden değil.” 

Henüz hiçbir Demokrat aday adayı parti tabanına bu konuda yeterli güveni verebilmiş görünmüyor. Anketlerde kamuoyu desteğini artırmaya devam eden Donald Trump’ın karşısına çıkacak olan başkan adayını seçme yarışında Demokrat Parti’yi çekişmeli ve belirsizliklerle dolu uzun bir süreç bekliyor.

İlericilere göre ise bu yaklaşım gerekli yapısal değişimin önünü kesen korkakça bir tutum. Bu davranışı “küçük fikirler etrafında omurgasızca dolaşma” şeklinde gördüğü için Elizabeth Warren, Delaney’e şöyle cevap veriyor: “Bir kişi ABD başkanlık yarışına katılma sıkıntısına neden sırf neyi yapamayacağımızı ve ne için savaşmamamız gerektiğini söylemek için katlanır ki?”

Tartışmalarda Obama dönemi eleştirisi

Anketlerde önde giden Joe Biden’ı alt etme zorunluluğu hisseden adaylar, televizyon tartışmalarında eleştiri oklarını ona yöneltiyor. Aslında Biden diğer adaylardan bu tavrı kısmen beklediğini, tartışma öncesinde sahnede Kamala Harris’e “fazla üzerime gelme evlat” demesiyle belli ediyor. Ama Obama döneminin bu ölçüde hedefe konulmasından duyduğu şaşkınlığı gizleyemeyen Biden, programdan sonra şöyle diyor: “Şunu söylemeliyim ki Başkan Obama hakkında yapılan eleştirilere biraz şaşırmış durumdayım. Ona hizmet etmekten gurur duyuyorum. Onun yaptıklarından da gurur duyuyorum. Onun özür dilemesi gereken bir husus olduğunu düşünmüyorum. Eleştirilerin derecesi beni şaşırttı.”

Yarışı önde götüren Joe Biden’ı eleştiren adaylar, bir çıkmazla karşı karşıyalar. Çünkü hem Demokrat Parti’nin başkan adayı olmak istiyorlarsa Biden’ı geçmek zorundalar hem de ona karşı yapacakları hamleler konusunda baskı altındalar. Zira, Biden’a yöneltilen eleştirilerin ucu mutlaka onun yardımcılığını yaptığı Barack Obama’ya dokunuyor. Obama’nın Demokrat Parti tabanındaki destek oranının hâlâ yüzde doksanın üzerinde olduğu göz önünde bulundurulduğunda, Biden eleştirisi yapmak çok daha riskli hale geliyor. Ayrıca, Obama’nın mirasını yok etmeye ant içmiş Trump’a benzemekle itham edilme tehlikesi baş gösteriyor. Böylece, esas hedef olması gereken Trump’ı bir tarafa bırakıp, Demokratlar’ın göz bebeği konumunda görülen Obama’ya saldırıyormuş görüntüsü vermenin maliyeti oldukça ağır hale geliyor.

Yarışın gidişatı belirsizliklerle dolu

Elbette Donald Trump karşıtlığı bütün Demokrat Parti adaylarının en belirgin ortak noktası. Fakat bir adayı başarılı kılacak olan strateji, bütün adayların savunduğu görüşü tekrar etmesi değil elbette. Yarışı kazanacak kişinin kendini diğer Demokrat Parti aday adaylarından farklı ve güçlü kılan noktaları başarılı bir şekilde gösterebilmesi gerekiyor. Bununla birlikte, ortak rakibi (hatta bazı Demokratlara göre, ortak düşmanı) yenecek en uygun kişinin kendisi olduğuna parti tabanını ikna edebilmesi icap ediyor. 

Henüz hiçbir Demokrat aday adayı parti tabanına bu konuda yeterli güveni verebilmiş görünmüyor. Ayrıca ılımlılar ile ilericiler arasındaki ideolojik kavga gittikçe derinleşiyor. Dolayısıyla, anketlerde kamuoyu desteğini artırmaya devam eden Donald Trump’ın karşısına çıkacak olan başkan adayını seçme yarışında Demokrat Parti’yi çekişmeli ve belirsizliklerle dolu uzun bir süreç bekliyor.

Dr. Oğuzhan Yanarışık  

[Doktora çalışmalarını İngiltere Warwick Üniversitesi Siyaset ve Uluslararası Çalışmalar bölümünde tamamlayan Dr. Oğuzhan Yanarışık, Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Enstitüsü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.]

%d bloggers like this: